ŞUAN Kur-an'i Kerim Hatim ve Meali DİNLİYORSUNUZ
Denge Radyo | Ümmetin Onurlu Sesi - İslami Radyo - Dini Radyo

(ANKARA)İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
06:33 08:01 13:03 15:33 17:55 19:18

Kurumsal İletişim

Pazartesi - Cuma / 09:00-18:00

Cumartesi / 09:00-16:00

Telefon

(312) 232 35 35

bilgi@dengeradyo.com

Pamak´tan Çağrı: “Yeni 28 Şubat”a ve Yaygın Sekülerleşmeye, Büyük Yozlaşmaya Karşı İttifak Oluşturmalıyız

Asker öncülüğündeki oligarşik Kemalist vesayetin darbe süreçleri ve baskıya, zora dayalı sekülerleştirme dönemleri, tevhidî uyanışın son derece diri ve zinde, İslami duyarlıkların yüksek ve laik Kemalist sisteme karşı direnişin güçlü olduğu dönemlerdi.Bu baskıcı sekülerleştirme sürecinden sonraki 16 yılda ise, kimi yasaklarda geri adım atılarak görece özgür bir ortam oluşturulmak suretiyle gönüllü sekülerleşme süreci başlatıldı. Bu süreç devam etmekte olup tevhidi uyanış süreci bu dönemde büyük yara almış, çok ciddi bir kan kaybı yaşamış bulunmaktadır. Kur’an halkaları, daha baskıcı dönemlerdeki yaygınlığını, diriliğini ve ruhunu kaybetmiş, birçokları dağılıp yok olmuştur. Hâlâ devam edenler ise ruhsuz rutinler haline dönüşmüştür. Tevhidî davet çalışmaları çok azalmış, bu çabayı göstermeye devam edenlere ise, “siz hâlâ orada mısınız?” küçümsemesi ile bakılır olmuştur.

Tevhidî uyanış süreci gruplarının büyük kısmı, maalesef laik Kemalist sistem içi siyasete “aktif destekçi” konumuna savrulmuştur. Bu yüzden, insanlara yol gösterip vahiyle buluşturacak bağımsız İslami kimlikli kuşatıcı bir yapı oluşturulamamıştır. Bu sebeple de, kuşatıcı ve güçlü bir yapıyla ve daha güçlü projelerle İslami kimliği ve daveti ülke çapında temsil edip gündemleştirecek bir örneklik ortaya konamamıştır. Böylece, laik seküler parti ve iktidarlardan bağımsız bir tevhidî söylemi, ilkeli bir duruşu yeni nesillere sunmakta büyük bir zaaf oluşmuştur. Sonuçta da, müslüman olduğunu söyleyenlerin çok büyük kısmı dünyevileşmiş, genç nesillerdeki bireyselleşme ve sekülerleşme son 30 yılın en yüksek seviyesine çıkarak tam bir yozlaşma ve çürüme sürecine girilmiştir.

Ayrıca son 16 yıl, Müslümanlara “sağdan yaklaşanlarca” laiklik propagandasının en fazla yapıldığı dönem olmuştur.Üstelik bu dönem, tevhidî uyanış öncülerinin çoğunluğunca da desteklenen iktidar tarafından, sürekli laiklik ve demokrasinin İslam ile bağdaştığı iddia ve iftirasıyla toplumun İslam algısının tahrif edildiği bir süreç olmuştur. Bu sebeple, 2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, “dindarım ve beş vakit namaz kılıyorum” diyenlerin arasında “laiklikle bir sorunum yok” diyerek laikliğe olumlu bakanların oranı % 67’ye ulaşmış bulunmaktadır.

Muhafazakâr ve geleneksel “Müslüman” kesimlerde yaşanan gönüllü sekülerleşme (Dünyevileşme; Allah’ın ve dininin karıştırılmadığı, hevaya göre yaşanan hayat alanları oluşturma), kapitalistleşme, özellikle son 10 yılda zirveye ulaşmış bulunuyor.Ölçüsüz kazanma ve azgın bir tüketimi esas alan, lüks ve israf eksenli kapitalist kültürün “Müslüman”ları giderek daha fazla kuşattığına şahid oluyoruz. Hatta 15 Temmuzdan sonra, tepedekilerin öncülüğünde ve örnekliğinde kemalistleşmenin de, destekçileri olan tabanda çok yaygın bir eğilim hâline geldiği görülmektedir. Öyle ki, 15 Temmuz sonrası dönem, “neo-kemalist dönem” denmeyi hak edecek bir görünüm arz etmektedir. Başörtülü demokrasiyi içselleştirip sekülerleşenler, sonuçta başörtülü kemalizme ulaşmış bulunmaktadırlar.

Özellikle son on yılda, önce siyasal alanda yaşanan demokratikleşme/heva ve hevese tabi olma, daha sonra bireysel ve toplumsal tüm hayat alanlarını da kuşatmaya başlamıştır. Siyasal alanda demokratikleşmeye alışan “Müslüman zihin”, başka hayat alanlarında da seküler bir dönüşümü kabulde zorlanmamıştır. Zihinlere yerleşen seküler demokrasi kavramı, doğal olan dönüştürme tesiri sonucunda, bireyin, ailenin ve toplumun özünde sağladığı alışkanlık ve dönüşümle sair alanlarda da kolayca değişip demokratikleşmeye sebep olmuştur. Böylece, müslümanım diyenler önce siyasal alanda demokratikleşmişler ve giderek yaygınlaşan biçimde heva ve hevese tâbi seküler bir hayata yönelmişlerdir.

Birçok hoca, şeyh, akademisyen, “İslamcı” denilen aydınlar, yazarlar, “Kur’an’cı ve Hadisçi” denilenler, tarikat ve cemaat önderleri; medyada üslupsuz ve seviyesiz tartışmalar içine girmektedirler. Vahyin mesajını temsilde ahlaklı güzel örnekler oluşturmak yerine; Allah’ın hudutlarını aşarak gayba dair entelektüel gevezeliklere dalmaktadırlar. Bazıları birçok hurafeyi İslam diye anlatırken, bazıları da vahyin bildirmediği alanlarda oluşturdukları zanlarını İslam’mış gibi gündeme getirebilmektedir. Böylece, İslami kimliğin ve ahlakın ağırlığı ile bağdaşmayan bu tür tutumlarla, seviyesiz tartışmalarla fitneye sebep olmakta ve insanları İslam’dan uzaklaştıracak bir fesada yol açmaktadırlar. Ancak; tevhidde vahdet sağlayamayan tüm bu kesimler, hep birlikte laik bir partiyi seçmek için çağrılar yaparak demokrasi sandığında vahdet oluşturmaktan da çekinmemektedirler. Üstelik laik kemalist iktidarı desteklemekle kalmamakta, bir de bu laik iktidara destek vermenin, laik yöneticilere itaatin “vacip” olduğunu, laik “şirk” anayasası değişikliğine “evet” oyu vermenin “ibadet ve takva” sayıldığını, “farz” olduğunu, hatta laik yöneticiye itaatin “farz-ı ayn” olduğunu bile söyleyecek kadar savrulmuş durumdalar. Toplumu vahiyle buluşturmak ve vahyin mesajını dosdoğru temsil etmek sorumluluğunu taşıyanlar, Allah’ın dininin ölçü ve kavramlarını laik iktidar için araçsallaştırıp bir malzeme olarak kullanmaktan utanmamaktadırlar.

İşte, İslam adına bunca kötü örneği gören genç nesiller, tıpkı Batıdaki fıtrata aykırı Kilise dinini kabullenmeyip sekülerleşen, pozitivist, deist ve ateist olan kitleler gibi sekülerleşiyorlar, hatta deizme kayıyorlar. Büyük ve yaygın bir yozlaşma ve tam bir bozgun yaşanıyor. Çünkü fıtrata uygun olan vahyin belirlediği İslam’dır. Piyasadaki tahrif edilmiş, geleneksel ve modern cahiliye ile kuşatılıp kirletilmiş, Hak ile bâtılın karıştırıldığı “İslam anlayışı” Allah’ın dini olan İslam değildir ve fıtrat ona yabancıdır. İktidarın ve destekçilerinin, ellerindeki büyük medyatik imkânlarla propaganda ettikleri bu din, Kur’an ve sünnet ekseninden çıkarılmış bir “statüko dini” olup büyük bir iftira ile “İslam” olarak sunulmaktadır. Genç nesiller, her türlü hurafe, “milliyetçilik”, sağcılık, muhafazakârlık, kapitalizm, laiklik, demokrasi ve kemalizmle sentez edilmiş ve üstelik birçok zulüm, adaletsizlik ve yolsuzlukla da birlikte anılır hâle gelmiş bu dini İslam zannedip İslam’dan uzaklaşmakta, yaygın biçimde sekülerleşmektedirler.

Kur’an ve sünnete dayalı sahih İslam anlayışını temsil etmeye ve merhametle insanlara ulaştırmaya çalışanlar ise, son derece az olup hem mesajı yaygın biçimde kitlelere ulaştıracak imkânlardan mahrumdurlar, hem de kendi aralarında güç birliğini sağlayarak bağımsız İslami kimlikli kuşatıcı bir yapıyı ortaya çıkarabilmiş değildirler. Ayrıca bu yozlaştırıcı sürecin, istikameti koruyan kesimlere yansıması da, duyarlılıkların azalması, fedakârca çalışmaların yok olması ve atalete yol açması şeklinde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu sebeple, Hak mesaj, kitlelere henüz yeterli ölçüde sunulabilmiş değildir. Bu zaaflar ve bireyselliğin artması gibi savrulmalar sebebiyle, tevhidî davet ve eğitim konusunda kimi çırpınışlar zayıflayarak devam etse de, maalesef yeterli bir çabanın gösterildiği söylenemez. Bu yüzden de, dünyevileşme ve sekülerleşme çok daha hızlı bir ivme kazanmış ve daha çok yaygınlaşmış bulunmaktadır.

İşte bu vakıa karşısında bizlere düşen büyük sorumluluk;Allah rızası için ve merhametle, en yakınımızdan başlayarak, kendilerini “Müslüman” olarak tanımlayan iyi niyetli ama bilmeyen çoğunluğa ulaşarak, mü’min ve müslim olabilmenin Kur’an’da zikredilmiş şartlarını anlatmaya ve onların da hidayetine vesile olmaya çalışmaktır. Bunun için, bütün gücümüzle fedakârca çalışmak ve ölüm gelene kadar Kur’an ile büyük cihadı ikame etmektir. Bu bağlamda, her şartta tevhidî istikameti koruyarak, ciddi ve yaygın biçimde davet, eğitim ve vahye şahidlik mücadelesi vermek en büyük sorumluluğumuzdur.

Ancak maalesef, hak etmeseler de Müslümanların öncüsü konumunda olan birçok entelektüel, aydın, akademisyen, molla, hoca, kanaat ve cemaat önderi, ellerinde, kütüphanelerinde ve hatta hafızalarında var olan Kur’an’ın kurtarıcı, arındırıcı, inşa edici ve onur kazandırıcı aydınlık mesajını ihtiyacı olan insanlığa ulaştırma sorumluluklarını yerine getirmeyi bırakmış bulunuyorlar. Bunun yerine acele güç olma, iktidar olma, dünya nimetlerine ulaşma hırs ve arzularının güdümüne giriyorlar. Yahut da bazı maslahatlar ve kazanımlar hatırına tercih edilen iktidar destekçisi tutumla, hep birlikte on yıllardır meydana getirdiğimiz tevhidî birikimi sistem içi politik alanlarda harcıyor ya da kirletiyorlar. Bu sebeple de, hem Allah’a karşı kulluk yapma ve dini Allah’a has kılma, hem Müslümanlara karşı güzel örnek ve istikamet üzere öncü olma, hem de insanlığı kurtuluşa ve izzete kavuşturacak tevhidî daveti gündemleştirme ve vahye şahidlik yapma sorumluluklarından uzaklaşıyorlar.

Pek çok aydın, entelektüel ve akademisyen maalesef bu yanlış yolda, ilkesiz, istikrarsız, tutarsız bir duruşla, düşünce ve amellerinde zikzaklar çizen kötü örneklerden olmayı tercih ederek, kendileri dünyevileşip savruldular, büyük değişimlere uğradılar. Aynı zamanda İslam’ın mesajının insanlar nazarında kirlenmesine, modern bid’atlere bulaştırılmış Hak-bâtıl karışımı eklektik din anlayışlarının üremesine ve tevhidî toplumsal dönüşümün gecikmesine sebep oldular.

Sonuç olarak; tevhidî uyanış gruplarının, İslami kimlikli, Kur’an eksenli hür, bağımsız ve kuşatıcı bir yapı üretemedikleri, bağımsız özgün bir yapının örnekliğinde vahyin mesajını insanlığa ulaştıramadıkları, tevhidî bir vahdeti sağlayamadıkları çok boyutlu zaaflarla mâlül bir süreci yaşıyoruz.Hatta, ilk nesil benzeri bir “Kur’an toplumu nüvesinin” bile henüz oluşturulamamış olduğu, üstelik tevhidî davet ve şahidliğin ikinci plana itildiği seküler-liberal-demokratik-laik bir vasatta bulunuyoruz. Dünyevi ve ekonomik başarılar, zenginlikler, şöhret ve iktidarlarla, dünyevi kalkınma projeleriyle bütünleşen Müslümanlar, vahye dayalı sahih İslami bilginin, İslami dilin, İslami kavram ve kurumların referans ve meşruiyet kaynağı olmaktan çıkarılışını bir sorun olarak görmez hâle geldiler. Geleneksel cahiliye ve atalar dini olan tarihsel İslam anlayışı (tasavvuf ve Osmanlı kültürü) ile modern cahiliye (laiklik, demokrasi, ulusçuluk, neo-liberalizm) ve “neo-Kemalizm”in sentez edildiği ve bu muharref din anlayışının “Hak din” ve “sırat-ı müstakim” olarak sunularak, toplumun bu istikamette dönüştürüldüğü bir süreçte, Müslümanlar giderek edilgen sürüler hâline geliyor.

İslam’ın; demokrasi, laiklik ve kapitalizmle uzlaştığı iftira edilip tahrif edilmeye ve Protestanlaştırılmaya çalışıldığı bu süreçte, çoğunluk “âlimler”, hocalar”, “İslamcı aydınlar” bu kötü gidişe doğrudan destek verirken, tevhidî uyanış süreci öncülerinin çoğu da susarak dolaylı destek verme konumuna düşüyorlar. Kimse ortaya çıkıp da, “hayır bu ortaya koymuş olduğunuz (laiklikle, demokrasiyle, kemalizmle ve kapitalizmle sentez ettiğiniz) din, Allah’ın dini değildir, sırat-ı müstakim değildir, bu İslam’a iftiradır ve İslam’ı tahrif etme çabasıdır” demiyor.

Birçok Müslüman, “yerlilik” ve “milli”(!)lik adı altında ulusalcı laik sapmayı yeniden ihya ve ikame etmeye çalışılan bu yeni cahiliye kültürünün kuşatması altına giriyor ya da birtakım maslahatlarla