Denge Radyo | Ümmetin Onurlu Sesi - İslami Radyo - Dini Radyo

(ANKARA)İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
04:22 05:54 12:53 16:38 19:40 21:06

Kurumsal İletişim

Pazartesi - Cuma / 09:00-18:00

Cumartesi / 09:00-16:00

Telefon

(312) 232 35 35

bilgi@dengeradyo.com

TARİH BOYUNCA TEVHİD DİNİ'NİN KARŞISINA HEP "STATÜ KONUN DİNİ" Ç IKARILMIŞTIR -II-

TARİH BOYUNCA TEVHİD DİNİ'NİN KARŞISINA HEP "STATÜKONUN DİNİ" ÇIKARILMIŞTIR -II

Statükonun Dini "Yahudilik ve Hıristiyanlık" da Musa ve İsa’nın (as) Tebliğ Ettiği Tevhid Dini Tahrif Edilerek Ortaya Çıkarılmıştı

Kitap ehli de Rasûllerden kısa süre sonra yozlaşıp savrularak, kitaplarını tahrif ederek Peygamberlerini ve âlimlerini, rahiplerini ilah ve rab edinerek şirke bulaşmışlar ve artık tevhid ehli olma özelliklerini de yitirerek dinlerini bir nevi “atalar dini”/"statüko dini" haline getirmişlerdi. Kitap ehlinin âlimlerini, rahiplerini ilah edinmeleri; onların din adına ortaya koydukları hususları sorgulamadan, vahye uygunluk denetimi yapmadan, en azından fıtratın sesine kulak vererek, ya da akletme kabiliyetini kullanarak üzerinde düşünmeden, doğru ve dinden kabul edip körü körüne taklit etmeleri sebebiyledir. Bugün İslam adına birtakım siyaset ya da cemaat önderlerinin, şeyhlerin ve üstadların ürettiklerinin vahye uygunluk denetimi yapılmadan, sorgulanmadan, dinden kabul edilip taklit edilmesiyle benzeşen bir konumdur bu.

Tevhid dinini toplumlarına tebliğ eden Hz. Musa ve İsa’nın (as) tevhid mesajı kısa süre sonra, birisi dünyevileşme hırslarına alet edilerek, diğeri uhrevi alana hasredilerek tahrif edildiler. Böylece statükonun ve egemenlerin çıkarlarına uygun hale getirildiler ve Yahudilik ve Hıristiyanlık adını aldılar. Yani Yahudilik ve Hıristiyanlık, tevhid dini olan İslam’ın o dönemlerin statükocularının isteklerine göre şekillenmesiyle ortaya çıkan“Ilımlı İslam" ya da evrensellikten uzaklaşarak "Yerli-Milli İslam”algısı ve statüko dini hüviyetini kazanmasıyla ortaya çıkmışlardı. Bu dinlere inananlar, rahiplerini, hahamlarını, önderlerini rabler edinerek, din konusunda, Allah’ın hükümlerini değil de, Allah’ın dini adına onların hükümlerini esas almışlardı.

(Yahudiler) Allah'ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i (İsa'yı) rabler edindiler.Oysa onlar tek olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir." (Tevbe: 9/31).

Yahudiler ve Hıristiyanlar, kendilerine ulaşan ilk mesajda Allah'tan başka ilah edinmemekle ve sadece tek olan Allah'a ibadet etmekle emrolundukları halde, statükolaştılar ve statükonun din ve ilahlarını ürettiler. Allah'tan başka ilahlar, rabler edinip şirk koştular. Tevhid dini İslam'dan saparak, kitaplarını ve din anlayışlarını tahrif ederek, kendilerine vahyi getiren Peygamberleri ve "din adamlarını" (haham ve rahiplerini) rabler edinerek şirke düştüler. Böyle yaptıkları halde, tarih boyu (ve halen) yapıla geldiği gibi, aslında egemen statükolarını ayakta tutmak için araç olarak kullanmak üzere ürettikleri "statüko dinleri" olan "Yahudilik" ve "Hıristiyanlık" dinlerini de Allah'ın dinine nispet etmeye devam ettiler. Bu statüko dinlerinin Hak din olduklarını söyleyip Allah'ın dini ve İbrahim'in (as) yolu olduğu iddia ve iftiralarını sürdürdüler. Tıpkı bugün de, "İslam" adı altında laiklikle uzlaşıp hevaya göre hükmetmeyi esas alan, siyasete, ekonomiye, hukuka karışmayan bir din anlayışının Hakk'a, sırat-ı müstakime nispet edilmesi gibi.

Bu sebeple Rabbimiz, öncelikle böyle bir iddiada bulunanların yalancılar olduklarını ilan etmektedir. Sonra da bu tür bir iddia ve iftirada bulunarak Hak-bâtıl karışımı statüko dinlerini, Allah'a, İbrahim'e (as) ve diğer tevhid Peygamberlerine nispet edenlerin, "Allah tarafından kendilerine bildirilen Hakk'ı gizleyenler ve bu sebeple de kendilerinden daha zalim kimsenin olamayacağı" bir konumda olduklarını bildirmekte, yani zalimlerin en zalimleri olduklarını vurgulamaktadır.

"Yoksa siz, gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının yahudi veya hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?  Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara: 2/140).

"İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah'ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah'a ortak koşanlardan da değildi." (Âl-i İmran:3/67)

Allah'ın kendilerini yalanlamasına ve zalimlerin en zalimi olarak niteleyip uyarmasına rağmen, Yahudiler ve Hıristiyanlar, tüm statüko dinlerinde yapıldığı gibi, bu dinlerinin Allah'ın dini, İbrahim'in dini ve Hak din olduğunu söylemeye devam etmişlerdir.

Statüko dini haline dönüşme serüvenini, Hıristiyanlık özelinde kısaca değerlendirecek olursak, özetle şunları söyleyebiliriz: Önce Roma’nın tehdit ve düşman algısı içinde birinci sırada yer almış Hz İsa'nın (as) mesajını taşıyanlar büyük zulümlere muhatap kılınmışlar, katliamlardan geçirilmişler, canlı canlı aslanlara parçalatılmışlardı. Bu süreçte, katliamlarla yok edilmek istenen Tevhid ehli Ariusculara karşı çıkıp şeriatta ve akîdede tahrifat yaparak teslisi üretmiş ve şirke bulaşmış olan Pavlus (Bel’am-Samiri rolünde) taraftarları statükonun razı olacağı, Roma paganizmine uyumlu din anlayışını üretmekle meşguldüler.

Hz. İsa(s)’nın öğretilerinin takipçileri olan Tevhid ehli Müslümanlar M.300’lere doğru Roma’yı tıkanma noktasına getirmişlerdi. Bu tükenme noktasında Roma aristokratları ve yönetimi için iki yol kalmıştı; ya yıllardır yürüttükleri hâkimiyetlerini kaybetmek, ya da bu yeni akım ile uzlaşarak onu dönüştürmek. Roma aristokratları ve yönetimi çareyi uzlaşma arayışlarında (konsüller) bulmuş ve sonuçta Hıristiyanlığı Romalılaştırmışlardı. Roma’nın resmi dini olarak kabul edilen Hristiyanlık, Pavlus’un çabalarıyla şeriatsız ve tevhidsiz yeni bir din haline getirilmiş yepyeni bir teolojiydi artık.

İşte tıkanan, çöküşe doğru sürüklenen ve bu halden kurtulmak isteyen Roma otoritesi, İsa'nın (as) getirdiği tevhîdî mesajı Pavluscuların değiştirip şirke bulaştırarak Hıristiyanlık haline dönüştürdükleri ve böylece Roma paganizmine uyumlu hale getirdikleri bu din anlayışında uzlaşmayı kabullenmişlerdi. Çünkü, Pavlus, İsa'nın (as) tebliğ ettiği tevhid dininin akîde ve şeriatını bozan, tahrif eden ya da yok eden düşüncelerini üretme sürecinde, oluşturduğu yeni dinin içine bir yandan geleneksel cahiliye olan İsrailiyyâtı katarken, diğer yandan da o günün egemen süper gücünün dünyaya estirdiği "modern cahiliye"si olan Roma paganist kültüründen de karıştırmış ve Romanın razı olacağı konuma getirmişti. Sezar'ların hâkimiyetine alan açan bugünkü laikliğe benzer anlayışlara da kapı aralamıştı. (İşte bu serüven İslam coğrafyasında da maalesef tekerrür etmiştir/etmektedir. Özellikle son yüzyıldan bu yana günümüz egemeni emperyalist küresel güçlerin sekülerizmi, laikliği, demokrasisi, liberalizmi, kapitalizmi, sosyalizmi, ulusalcılığı Müslüman'ım diyenlerin eliyle İslam'ın içine taşınmakta ve yeni Hak-bâtıl sentezleri gerçekleştirilmektedir. Yeni statüko dinleri oluşturulmaktadır.).

Pavlus'un, İsa'nın (as) tebliğ ettiği tevhid dinini tahrif etmek suretiyle Roma'nın razı olacağı boyuta getirmesi sonrasında da, İznik Konsülü (Miladi 325) vb. toplantılarla, Pavlusçu Hıristiyanlık da biraz daha değiştirilmek suretiyle, statükonun razı olacağı boyutta yeniden tanımlandı ve Roma'nın "statüko dini" haline dönüştürülmesi sağlandı. “Tanrının hakkını Tanrıya,  Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek” ilkesini esas alarak, kozmik hâkimiyeti ve uhrevi alanı Allah’a, yeryüzündeki hâkimiyeti ise Sezar’a veren bir anlayışı temsil eden "Roma Dini" haline dönüştürülmesi gerçekleşti. Sonuçta da, bu dini kullanarak Roma’yı yeniden ayağa kaldırma, Roma statükosunu yeniden inşa ederek tekrar egemen kılma imkânı elde edildi.

Daha sonraki dönemde, endüstri devrimini müteakip oluşan yeni statükoda, Rönesans, reform, kapitalistleşme ve Roma Katolik Kilisesinin teokratik yönetimine karşı siyasi alanın din dışı otoritelerin eline geçmesi sürecinde, Hıristiyanlık bu sefer de kapitalizme ve seküler siyasi düzene uyumlu hale getirilmek için bir daha değiştirilmiş ve Protestanlık yeni kapitalist statükonun dini olarak ortaya çıkmıştır.

Siyasal iktidarlar üzerinde de otorite tesis etmiş olan Katolik Kilisesine karşı yapılmış Reform hareketleri ile Rönesansın son dönemlerinde din-devlet ilişkisi konusunda yeni bir yorum yapılmıştır. Bu yeni yorum tarzı Almanya'da Luther, İtalya'da Kalven tarafından temsil edilen Protestanlık olmuştur.Protestanlığın temel görüşü "Din kendi kabuğuna çekilmeli, ruhbanlar manastırlarında ibâdetleri ile meşgul olmalıdırlar ve dünya otoritesi sadece devletin olmalıdır" şeklinde özetlenebilir. Protestanlık, dinsel-siyasal iktidar ilişkisine Katolik ve Ortodoks yaklaşımından farklı bir çözüm getirmiştir. İktidarlardan birini diğerine tâbi kılmaktan kurtararak, Hıristiyanlığın başlangıcında olduğu gibi, her iki otoritenin kendi alanları içinde üstün olduğunu benimsemiştir. Artık, siyasal iktidar meşruiyetini dinden almadığı gibi, dinsel otoriteyi kendine bağlamak, onu devletin bir organı gibi görmek eğiliminde de değildir. Bu, yeni egemen ideoloji olan kapitalizmin de arzu ettiği laik devlet düzeninin ifadesidir. Bu yeni statükoda kilisenin siyasal ve ekonomik hayata karışmasını istemeyen, ekonomiyi piyasa ilahına teslim eden yeni kapitalist statükonun din anlayışıdır. (Bugün Türkiye'de de İslam'ı kamu alanına, siyasal alana müdahale ettirmek istemeyen ve "ekonominin dini imanı olmaz" diyen bir statüko vardır.).

Mekke’de de Tevhid Dinine Karşı Duran "Statüko Dini", "Atamız İbrahim’in Dini" Adı Altında Ortaya Çıkmıştı

Gelenekselci din anlayışı, yüzyıllardır tarihin taşıdığı birikimde yer alan yanlışları, bidât ve hurafeleri de dinin aslından saymış ve tarihin (geleneğin) baskısı altında onların doğruluğuna hükmederek yaşatmaya devam etmiştir. Kur'an-ı Kerim'e dayalı sahih din anlayışının ve onun örnek uygulaması olan sahih sünnetin yerine muharref geleneği dinleştiren insanlar, atalarının kendilerine taşıdığı yanlış-doğru ne varsa hepsini sorgulamadan kabul ederek hepsine birden "İslam"(!)  demeye başlamışlardır. Tıpkı Mekke halkının bir sürü putları da Allah’a eş koşmalarına rağmen, kendilerini ısrarla “İbrahim’in dini”ne nispet etmeleri gibi.

İbrahim'in (as) tebliğ ettiği tevhid dinini, ondan sonraki uzun tarihsel süreçte tahrif ederek, cahiliye dini haline dönüştürmüş bulunan Arabistan’daki cahiliye toplumu, tevhid dininden bazı şiarları ve kavramları tahrif ederek de olsa korumuş ve devam ettirmişlerdi. Mekke putperestleri Hz. İbrahim'den (as) devraldıkları ibadetleri biçimsel ve geleneksel olarak yerine getiriyorlardı. Bunlar arasında, Kâbe'nin Rabbi ve "kendilerini yaratıp rızıklandıran, evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olan"(Yunus: 10/31) vasıflardaki bir Allah inancına sahiptiler, bu inançları gereği "kurban kesmek", "hac etmek", "namaz kılmak" gibi ibadetleri de içini boşaltarak ve tahrif ederek sürdürüyorlardı. Çocuklarına "Abdullah" ismini veriyorlardı. Kâbe'yi tavaf ve hacc ibadetini tahrif ederek sürdürdükleri gibi Kâbeye gelen hacılara da hizmet edip su dağıtıyorlardı. Ancak aynı zamanda putlara ve tağutlara da taparak/itaat ederek şirk koşuyorlardı."Kazançlarından hem Allah'a (Allah için yoksullara sadaka) hem de putlara pay ayırıyorlardı." (En'am: 6/136).Putları "şefaatçiler" ediniyorlardı. Bunları yaparken bile "Bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye onlara yalvarıyoruz" (Zümer: 39/3) diyorlardı. Yeryüzündeki hâkimiyeti ise putların arkasındaki güçler olan tağutlara, statükonun sahiplerine veriyorlardı.