Hutbe: En Güzel Sözlü Kimdir?
“Allah’a davet eden, Salih Amel işleyen ve ‘kuşkusuz ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet: 33) Kardeşlerim, bugün Hicrî Cemâziye’l-Âhir ay’ının 4’ü 1443/Cuma
Hayati İsaoğlu
07.01.2022 16:13
96 okunma
Paylaş
Hutbe: En Güzel Sözlü Kimdir?
“Allah’a davet eden, Salih Amel işleyen ve ‘kuşkusuz ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet: 33)
Kardeşlerim, bugün Hicrî Cemâziye’l-Âhir ay’ının 4’ü 1443/Cuma 
Sözün güzelliği zor şartlarda daha iyi anlaşılır. İslâm davasını zor şartlarda ilan etmek de… Sözü doğrulayan bir amelle ve kişisel arzuları geride bırakan bir teslimiyetle beraber bu güzel ilan, göğe yükselmeye layık olan bir ilandır. Çünkü bu davet, tamamen Allah’ın rızasını kazanmaya yöneliktir. Davetçinin buradaki tek görevi, tebliğ yapmaktır. Tebliğini yaptıktan sonra, insanlar bundan yüz mü çevirmiş, edepsizlik mi yapmış, şımarıkça inkâr etmeye mi kalkışmış, bu iş kendisini ilgilendirmez. Çünkü o, en güzel şekilde anlatmakla yükümlüdür. Davetçinin konumu yüksek; diğerlerinin, yani kötülüğe başvuranların konumu ise alçaktır. “İyilikle kötülük elbette ki bir olmaz…” (Fussilet: 34) 
Şu halde davetçi, kötülükle karşılık veremez. Çünkü iyilikle kötülüğün etkisi aynı değildir. Kötülüğün karıştığı bir iyiliğin etkisi de aynı değildir. Kötülüğe karşı sabır, müsamaha ve heva ve hevese ait arzuları bırakıp aşmak, en başıbozuk kişileri bile sakinleştirip güven duymalarını sağlar. Düşmanlıktan dostluğa ve serkeşlikten sükûnete yönelmesine neden olur. 
“…Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sımsıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet:34)  
Bu, genellikle gerçekleşen bir kuraldır. Öyle ki sonuçta fevri tavırlar bırakılır, kızgınlık sükûnete ve şımarıklık da hayâya dönüşür. Çünkü fevri bir harekete, şımarıklığa ve söz dinlemezliğe; sakinleştirici bir tarzda değil de aynısıyla karşılık verilirse aksilikler daha da artar, gazaplar kamçılanır, şımarıklık devam eder, hayâ perdesi yırtılır, nefse hâkimiyet yok olur ve günah işlemekten gurur duyulur. Ama her şeye rağmen müsamahakâr olmak, engin bir yürek ister. Kötülük yapma gücü bulunduğu halde sevip ilgi gösteren bir yürek… Aslında “kötülük yapabilme gücü”, müsâmahanın meyvesini verebilmesi için bulunması gereken bir şeydir. Kötü adamın “iyiliği”, “zayıflık” olarak kabul etmemesi için gereken bir şey… Çünkü kötü adam, karşısındakinin zayıf olduğunu anlayınca, saygı göstermeyecektir. Dolayısıyla iyiliğin de hiçbir etkisi olmayacaktır. Bu bakımdan “müsâmahakâr” olmak; akîdeye saldırı veya mü’minleri fitneye uğratma hallerinde değil, şahsi meselelerde söz konusu olabilir. Çünkü akideye bir saldırı olduğu zaman, olanca gücü kullanıp karşı koymak ve ilahî hükümler doğrultusunda hareket ederek başa gelene sabretmek lazımdır. 
Kötülüğü iyilikle defedip, müsamahakâr olmak, öfke ve gazabı önleyen önemli bir tutumdur. Böylesi anlarda bu dengeyi yakalamak, yani “ne zaman müsamaha gösterilir, ne zaman iyilikle karşılık verilir” bunu bilmek, gerçekten büyük bir şeydir. Her insanın elde edemeyeceği üstün bir derecedir. Çünkü bu bir sabır işidir. Allah vergisi bir şeydir. Bunu elde etmeye çalışan kimselere Allah’ın verdiği bir şey… Hz. Peygamber (S)’i düşünün. Kendi nefsi için hiç kızmayan; ama Allah’ın bir emri çiğnenince kolay kolay kızgınlığı dinmeyen Hz. Peygamber (S)’i bir düşünün. İşte bu, öyle büyük bir derece olduğu için Yüce Allah, Hz. Peygamber (S)’e ve onun şahsında bütün davetçilere diyor ki: 
“Eğer şeytandan sana (saptırıcı) bir vesvese gelirse, Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve bilendir.” (Fussilet: 36) 
Gazap; kalbe vesvese salan ve kötülüğe karşı müsâmaha konusunda yeterince sabır göstermemeyi doğuran bir histir.
İşte bu gibi durumlarda şeytanî vesveselerden Allah’a sığınmak; şeytanın öfkeyi kamçılayıp bu boşluktan yararlanmasını önleyen bir korumadır. Beşer kalbinin Yaratanı, bu kalbin girinti ve çıkıntılarını, güç ve yeteneğini, şeytanın hangi noktadan nüfuz edebileceğini, dava adamını hangi tür vesveseyle gazaba getirebileceğini, yolunda yürüyen halim bir insanı nasıl öfkelendirebileceğini elbette ki bilmektedir. 
Bir mü’min, ne olursa olsun Rabbi için kızmalıdır. Rabbinin yüceliği ve saygınlığı çiğnenince kızmalıdır. Kendimize ve ailemize bir hakaret yapılınca şişinir, kızar ve öfkeleniriz. Ama mü’min, Rabbi için gayrete gelmek zorundadır. İslam’la cahiliyenin tasavvurları arasındaki her zaman ve her ortamdaki gerçek fark ve yol ayrımı budur. Müslüman cemaat, yüce ahlakî değerlere dayanmak zorundadır. Kur’an-ı Kerim, bu ahlakî esasların neler olduğunu en güzel örneklerle bildirmiştir. İslâmî tasavvur ve Müslüman cemaat yapısındaki en vazgeçilmez ve en köklü unsur, ahlakî unsurdur. Ve bu, tüm hayatî alan ve faaliyetleri kapsayacak niteliktedir. İslam cemaatinin vazgeçilmez temel dayanağı tek olan Allah’a ubûdiyettir. Bundan dolayı bu cemaat, hangi biçimiyle olursa olsun, tüm beşerî ubudiyetlerden kurtulmuştur. Tüm faziletler ve tüm ahlâkî değerler, işte bu kurtuluş ve özgürlüğün bir ürünüdür. Çünkü her konudaki değer ölçüsü, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bunun da doruk noktası, Kur’an-ı Kerim’in ahlakıyla süslenmektir. İslamî bir ahlâkın en büyük dayanağı ve aslı budur. İslamî hayat sistemi, ahlâka çok büyük bir önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim, bunu açıkça ifade etmekte ve İslâmî ahlâkın; İslâmî akide ve insan hayatına ilişkin İslâmî düşüncedeki derinlik ve vazgeçilmezliğini göstermektedir.
07.01.2022
Hazırlayan: Hayati İSAOĞLU
 
 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Haber Akışı
© 2020    www.dengeradyo.com          Programlama: Murat Kaya